Sevgili 501'im. Bu seninle birlikte geçirdiğimiz 20. yaz. Ne sen benden vazgeçtin ne de ben senden. Seni 20 yıl önce yani 1989 yazında İzmir'e giderken kıçıma geçirdiğim anda bu beraberliğimizin uzun yıllar süreceğini biliyordum. Seni yıllarca üzerime ilk günkü rahatlıkla geçirebildiğim için hep mutlu oldum. Kısa dönemlerde senin içine girmekte zorlansam da bu gün bu halinle de birlikte mutlu mesut yaşayıp gidiyoruz. Birlikte daha nice mutlu yıllara.
Ağustos 31, 2009
501'im
Sevgili 501'im. Bu seninle birlikte geçirdiğimiz 20. yaz. Ne sen benden vazgeçtin ne de ben senden. Seni 20 yıl önce yani 1989 yazında İzmir'e giderken kıçıma geçirdiğim anda bu beraberliğimizin uzun yıllar süreceğini biliyordum. Seni yıllarca üzerime ilk günkü rahatlıkla geçirebildiğim için hep mutlu oldum. Kısa dönemlerde senin içine girmekte zorlansam da bu gün bu halinle de birlikte mutlu mesut yaşayıp gidiyoruz. Birlikte daha nice mutlu yıllara.
Ağustos 29, 2009
Akıl uçuran fotoğraflar



24 yaşındaki İsveçli sanatçı Erik Johansson hem hayal gücünün, hem teknolojinin sınırlarını zorlayan fotoğraflarıyla dikkat çekiyor. Fotoğrafla bilgisayarın olanaklarını buluşturan genç sanatçı daha şimdiden Pop art'ın kurucusu Andy Warhol'un tahtına aday gösteriliyor. İsveç'in Gothenburg kentinde yaşayan Johansson çevresinde olup biten herşeyden esinlendiğini söylüyor. Johansson "Aslında çalışmalarımdaki bütün ilhamı hayatımda olanlardan alıyorum" diyor ve tüm fotoğraflarında konu mankeni , kendisi...İşte Johansson'un çalışmalarından örnekler.
Ağustos 24, 2009
Ağustos 12, 2009
elBulli




Michelin; dünya üzerinde bulunan restoranları kalite, menü,hizmet, mutfak kültürü ve servis başta olmak üzere birçok noktada inceleyen ve buna göre bir değerlendirme uygulayan, yıldızlı derecelendirme sistemidir.Gastronomi dünyasında Michelin yıldızına sahip olmak, edebiyatta Nobel, sinemada Oscar’a sahip olabilmekle eşdeğerdir. Lastik üreticisi Michelin tarafından Fransız sürücülere rehberlik yapmak niyetiyle hazırlanan bu Michelin yıldızı rehberi, 1926 yılından itibaren aşçı ve tesislerini yıldızlandırmaya başlamıştır. Rehberde yer alan derecelendirme sistemine göre, 1 Michelin yıldızı, “kategorisinde çok iyi bir restoran”; 2 Michelin yıldızı, “tekrar ziyaret etmeye değer mükemmel bir mutfak”; 3 Michelin yıldızı ise “özel bir seyahate değecek kadar olağanüstü bir mutfak” anlamına gelmektedir.Michelin yıldızına sahip restoranların sayısı 1593 civarındadır. Bunlardan 50'si üç yıldıza sahiptir. En fazla Michelin yıldızlı restoran Fransa'da dır. Toplam 620 Michelin yıldızına sahip Fransa'yı 255 yıldızla İtalya takip etmektedir. Türkiye' de bu yıldızın birine bile sahip olan restaurant, lokanta, cafe vs..vs.. hiç bir yer YOK.. Bu yıldızı kaybetmekse, bir şefin uğrayacağı en büyük yıkım.. İntihar edenler varmış...
Şimdi bu michelin yıldızının 3 üne birden sahip olan, yılda 2 milyon kişinin rezervasyon talebini ancak, 5-6 bin kişi olarak gerçekleştiren İspanya' daki Katalan bölgesindeki elBulli Restaurantını anlatayım.. Japonya'dan bile rezervasyon talebi olan bu restaurantı bir Alman açmış.. buldok cinsi köpeğinin adından esinlendiği restaurantın logosu da bir buldok kafası. Restaurantta Ferran Adria isimli şef varmış... bu şef, 16 haziran-20 aralık tarihleri arasında hizmet veren restaurantı, 21 aralık 15 haziran döneminde kapalı tutuyor, bu 6 aylık zamanda, o yıl neler pişireceğini belirleyen mönüsünü hazırlıyormuş.. breh breh...
Ben internette sizler için gezdim dolaştım.. yaptığı yemeklerin fotoğraflarını çektim...:)) bezelye ile brokoliyi yanyana getirmiş, üstüne bi sos dökmüş... onu yiyen gazdan ne yapar bilemem.. haaa bu arada , yaptığı yemeklerin içinde neler olduğunu bilirseniz, ödüllendiriliyorsunuz..
Bizim hünkar beğendiyi, domatesli pilavı, patlıcan kebabı beğenmeyip, gidip oralarda yemek yiyenlerin, neler yediklerini görün diye sizin için seçtiklerim....
Kartal Yuvası
The Times'ın yaptığı Dünya'nın en iyi 10 stadı sıralamasında, Beşiktaş İnönü Stadyumu, dördüncü sırada kendisine yer buldu.
Özellikle Avrupa Kupaları maçlarında, Beşiktaş taraftarının ateşli tezahuratlarıyla rakipleri şaşkına çeviren Beşiktaş'ın mabedi İnönü Stadyumu, dünyanın en iyi dördüncü stadı seçildi. THE TIMES'ın yaptığı sıralamada, ilk 3 sırada Westfalenstadion, San Siro ve Anfield yer aldı. Beşiktaş'ın maçlarını oynadığı İnönü Stadyumu'nun dördüncü sırada kendisine yer bulmasında, taraftarların ateşli olmasının yanı sıra, stadın bulunduğu yerin inanılmaz bir manzaraya sahip olmasından da bahsedildi.
Ağustos 11, 2009
Facebook FriendFeed'i Satın Aldı


Facebook Friendfeed'i satın aldığını açıkladı. FriendFeed'in tüm çalışanları Facebook bünyesinde çalışmaya devam ederken, dört ortağı da yönetim kademesinde görevlerine devam edecekler. Satın almanın mali boyutları ise açıklanmadı. Bizi de alakadar etmiyor doğrusu. Ancak yukarıdaki fotoğraflar satınalma anlaşmasının imzalanmasını gösteriyor. Milyonlarca dolarlık anlaşmaya imza atanların yaşlarına, kılık kıyafetlerine, rahatlıklarına, sıradan görünümlerine ve imzanın atıldığı mekana dikkatinizi çekerim. Artık bazı anlaşmalar çok ciddi adamlar tarafından yapılmayabiliyor. Biz de birgün bu tür anlaşmalara imza atan gençlerimizi görürüz umarım.
Ağustos 10, 2009
Mutluluk için 5 formül... :)
Kadın-erkek mutluluğu.... İlk bölümünü biliyordum ama ikinci bölümü bilmiyordum. ..
Erkeklere 5 öneri
1- Ev işlerinde ve zor işlerde sana yardım edecek olan, aynı zamanda da iyi bir işi olan kadın bulman önemlidir.
2- Esprili, nuktedan ve seni güldürmesini bilen bir kadın bulman önemlidir.
3- Kendisine güvenebileceğin ve sana hiç yalan söylemeyecek bir kadın bulman önemlidir.
4- Yatakta iyi olan ve seninle aşk yapmayı seven bir kadın bulman önemlidir.
5- Bu dört kadının birbirlerini tanımamaları çok çok önemlidir..
Kadınlara 5 öneri
1- Ev işlerinde ve zor işlerde sana yardım edecek olan, aynı zamanda da iyi bir işi olan erkek bulman önemlidir.
2- Esprili, nüktedan ve seni güldürmesini bilen bir erkek bulman önemlidir.
3- Kendisine güvenebileceğin ve sana hiç yalan söylemeyecek bir erkek bulman önemlidir.
4- Yatakta iyi olan ve seninle aşk yapmayı seven bir erkek bulman önemlidir.
5- Bu dört özelliği tek erkekte bulamayacağın için varmış gibi davranman çok önemlidir.
Erkeklere 5 öneri
1- Ev işlerinde ve zor işlerde sana yardım edecek olan, aynı zamanda da iyi bir işi olan kadın bulman önemlidir.
2- Esprili, nuktedan ve seni güldürmesini bilen bir kadın bulman önemlidir.
3- Kendisine güvenebileceğin ve sana hiç yalan söylemeyecek bir kadın bulman önemlidir.
4- Yatakta iyi olan ve seninle aşk yapmayı seven bir kadın bulman önemlidir.
5- Bu dört kadının birbirlerini tanımamaları çok çok önemlidir..
Kadınlara 5 öneri
1- Ev işlerinde ve zor işlerde sana yardım edecek olan, aynı zamanda da iyi bir işi olan erkek bulman önemlidir.
2- Esprili, nüktedan ve seni güldürmesini bilen bir erkek bulman önemlidir.
3- Kendisine güvenebileceğin ve sana hiç yalan söylemeyecek bir erkek bulman önemlidir.
4- Yatakta iyi olan ve seninle aşk yapmayı seven bir erkek bulman önemlidir.
5- Bu dört özelliği tek erkekte bulamayacağın için varmış gibi davranman çok önemlidir.
Ağustos 07, 2009
Ağustos 05, 2009
Adımı Kaybettim
Adımı yitirdim ben; hem de kaç kez. Ve buldum bir yerlerde yeniden. Öylesine, birden bire gidiveriyordu adım ve adsız kalıyordum. Bu isminden soyunmak, bir isimsiz olarak yoluna devam etmek değildir. İsimler munistir, alışılandır, yadırganmazlar, ahbaptırlar, dostturlar. İnsandan kolay kolay kaçmazlar, sokulgandırlar. Hümanist bir yapıyla programlandırılmışlardır. Ancak bazen biraz vahşi, biraz yabandırlar. Arada ıssız bir tenhaya sığınmak, insandan kaçmak, bir süre kimseyle dialoğa girmemek isteyebilirler. İçe dönüktürler. Platoniktirler hatta.
Evet, adımı yitirdim ben diyordum. Hem de kaç kez. Önceleri zor geliyordu adsız kalmak. Soruyordum kendime adsız ne kadar yaşayabilirim ve bir daha hiç bulamazsam adımı ne yaparım. Daha doğrusu ne derler bana. Nasıl çağırırlar beni.
Aslında bundan daha kötüsü insanın yüzünü kaybetmesidir. Ben hiç kaybetmedim yüzümü. Ama kaybedenlerin hikayelerini duydum. Biri; şimdi adını hatırlamıyorum 12 Eylül sonrası bıraktığı sakalını yıllar sonra kesince yüzünün berber aynasında yitip gittiğini söylemişti. Kendisinde kalan bu yabancı yüzü beğenmediğini, bir türlü benimseyemediğini, bazı sabahlar aynada yüzünü görünce "bu da kim yahu" dediğini anlatmıştı. Neyse konumuz yitirilen yüzler değil, yitirilen adlar.
Yitik adım bazen öyle oraya buraya savrulur ki, onu nerelerde bulup toparlayacağımı tahmin dahi edemem. Bazen bir çılgın denizin devirdiği dalgalarda, bazen bir vişne bahçesinde, gümüş bir şafağın içinde bazen, bir minik bebeğin sımsıkı kapalı avucunun içinde, toprağa sımsıkı sarılmış tohumun kalbinde bazen, çıkıverir ortaya, geri döner birden ve birdaha gidene kadar tekrar, yeniden bir ismim olur.
Böyle alıp başlarını gittiklerinde yüzeysel bakış; isimsiz kalındığı olur. İnsan kendini adeta larvasını besleyip büyütmüş, onu bir kelebek haline getirmiş, şimdi uçup gidince geriye kendisi, yani onu besleyip büyüten bir kabuk gibi kaldığını hisseder. Aslında bu çoğunlukla bir gece sürer. Taptaze bir güneşle tekrar ismine kavuşur insan genellikle. İsimsiz tehlikeli uykulardan sonra.
İşte günlerden geçen gün kaybettim yine ismimi. Sabah kalktım ismim yok. Bu nasıl iştir. İsimsiz kaldım yine. Çıktım balkona, serinliği sabahın vursun yüzüme ve ayılayım isimsiz bir sabaha diye. Bir bağ bahçe kokusu var havada alınca derin bir nefes. Domates var, patlıcan var, ayşekadın, biber var, şeftali var, kavun, karpuz var diye bağırıyor Meksikalı. O da ismin kaybetmiş mi bilemem ama Meksikalı diyor herkes ona. Atının arkasına bağladığı arabasında satıyor bağırdıklarını ve daha birçok bağırmadıklarını da. Onlar ismen bağırılmasalarda bekliyorlar kasalarında onlara da bir müşteri çıkar elbet diye sessiz, vakur öylece dururlar bir kıyısında atarabasının.
Bilir misiniz? Paslı bir dil ile uyanırsınız gece sizi terk etmişse isminiz. Kum yalamış gibi kötüdür, küflü gibidir diliniz. Birşeyler yemek, kumu, pası atmak istersiniz ama, kolay değildir o kadar. Öyle dolabı açıp birşeyler atıştırmakla geçmez o kum yalamış dil. Ağaçta pişmiş, dalında sevgi ile büyümüş, aşk ve şiirle döllenmiş bir meyvedir ilacı bunun. Bir bilgi işidir bu biraz, tecrübedir tabii biraz da. Benim de o sabah ilacım olacak gibi geldi gülgillerden olgun bir armut ve terliklerimi geçirdiğim gibi ayağıma koşturdum arkasından Meksikalının. Seslendim hey baksana diye. Duydu;, baktı gerisin geriye bana doğru ve döndü atına hoop oğlum diye asılırken dizginlerine atının. Durdular hep birlikte, at önce, araba sonra ve dalında sebze meyveler en sonunda. Armut alacağım dedim. At huysuzdu. Sanki bir an önce gitmek istiyordu, başına birşey gelecekmiş gibi. Başı dönüyordu sanki, hızla daireler çizerken kuyruğuyla. Anlam veremedi besbelli Meksikalı da atın bu huysuzluğuna ve dur oğlum Ali deyiverdi birden kızarak. Ben yorgun, dilim pas, alnım uykulu, asfalt sıcak daha şimdiden, sabahın bu saatinde ve daha da çok var imbata, elimde armut poşeti, atın adı Ali mi diye sordum, öylesine, sessizce, solgunca. Evet dedi Meksikalı adı Ali.
Bu kez de bir atın terkisinde bulmuştum adımı. Aldım geldim armut ile beraber. Armut dolapta şimdi.
Bense adımla besleniyorum sabahtan beri.
Evet, adımı yitirdim ben diyordum. Hem de kaç kez. Önceleri zor geliyordu adsız kalmak. Soruyordum kendime adsız ne kadar yaşayabilirim ve bir daha hiç bulamazsam adımı ne yaparım. Daha doğrusu ne derler bana. Nasıl çağırırlar beni.
Aslında bundan daha kötüsü insanın yüzünü kaybetmesidir. Ben hiç kaybetmedim yüzümü. Ama kaybedenlerin hikayelerini duydum. Biri; şimdi adını hatırlamıyorum 12 Eylül sonrası bıraktığı sakalını yıllar sonra kesince yüzünün berber aynasında yitip gittiğini söylemişti. Kendisinde kalan bu yabancı yüzü beğenmediğini, bir türlü benimseyemediğini, bazı sabahlar aynada yüzünü görünce "bu da kim yahu" dediğini anlatmıştı. Neyse konumuz yitirilen yüzler değil, yitirilen adlar.
Yitik adım bazen öyle oraya buraya savrulur ki, onu nerelerde bulup toparlayacağımı tahmin dahi edemem. Bazen bir çılgın denizin devirdiği dalgalarda, bazen bir vişne bahçesinde, gümüş bir şafağın içinde bazen, bir minik bebeğin sımsıkı kapalı avucunun içinde, toprağa sımsıkı sarılmış tohumun kalbinde bazen, çıkıverir ortaya, geri döner birden ve birdaha gidene kadar tekrar, yeniden bir ismim olur.
Böyle alıp başlarını gittiklerinde yüzeysel bakış; isimsiz kalındığı olur. İnsan kendini adeta larvasını besleyip büyütmüş, onu bir kelebek haline getirmiş, şimdi uçup gidince geriye kendisi, yani onu besleyip büyüten bir kabuk gibi kaldığını hisseder. Aslında bu çoğunlukla bir gece sürer. Taptaze bir güneşle tekrar ismine kavuşur insan genellikle. İsimsiz tehlikeli uykulardan sonra.
İşte günlerden geçen gün kaybettim yine ismimi. Sabah kalktım ismim yok. Bu nasıl iştir. İsimsiz kaldım yine. Çıktım balkona, serinliği sabahın vursun yüzüme ve ayılayım isimsiz bir sabaha diye. Bir bağ bahçe kokusu var havada alınca derin bir nefes. Domates var, patlıcan var, ayşekadın, biber var, şeftali var, kavun, karpuz var diye bağırıyor Meksikalı. O da ismin kaybetmiş mi bilemem ama Meksikalı diyor herkes ona. Atının arkasına bağladığı arabasında satıyor bağırdıklarını ve daha birçok bağırmadıklarını da. Onlar ismen bağırılmasalarda bekliyorlar kasalarında onlara da bir müşteri çıkar elbet diye sessiz, vakur öylece dururlar bir kıyısında atarabasının.
Bilir misiniz? Paslı bir dil ile uyanırsınız gece sizi terk etmişse isminiz. Kum yalamış gibi kötüdür, küflü gibidir diliniz. Birşeyler yemek, kumu, pası atmak istersiniz ama, kolay değildir o kadar. Öyle dolabı açıp birşeyler atıştırmakla geçmez o kum yalamış dil. Ağaçta pişmiş, dalında sevgi ile büyümüş, aşk ve şiirle döllenmiş bir meyvedir ilacı bunun. Bir bilgi işidir bu biraz, tecrübedir tabii biraz da. Benim de o sabah ilacım olacak gibi geldi gülgillerden olgun bir armut ve terliklerimi geçirdiğim gibi ayağıma koşturdum arkasından Meksikalının. Seslendim hey baksana diye. Duydu;, baktı gerisin geriye bana doğru ve döndü atına hoop oğlum diye asılırken dizginlerine atının. Durdular hep birlikte, at önce, araba sonra ve dalında sebze meyveler en sonunda. Armut alacağım dedim. At huysuzdu. Sanki bir an önce gitmek istiyordu, başına birşey gelecekmiş gibi. Başı dönüyordu sanki, hızla daireler çizerken kuyruğuyla. Anlam veremedi besbelli Meksikalı da atın bu huysuzluğuna ve dur oğlum Ali deyiverdi birden kızarak. Ben yorgun, dilim pas, alnım uykulu, asfalt sıcak daha şimdiden, sabahın bu saatinde ve daha da çok var imbata, elimde armut poşeti, atın adı Ali mi diye sordum, öylesine, sessizce, solgunca. Evet dedi Meksikalı adı Ali.
Bu kez de bir atın terkisinde bulmuştum adımı. Aldım geldim armut ile beraber. Armut dolapta şimdi.
Bense adımla besleniyorum sabahtan beri.
Ağustos 03, 2009
Kaçırmayın

Önümüzdeki Cuma günü hayat boyu bir defa gerçekleşebilecek bir an yaşanacak. Fakat, göz açıp kapayıncaya kadar da geçmiş olacak.
8 Temmuz 1909 tarihinden bu yana ilk defa Cuma günü, tarih ve saatler artan değerle arka arkaya sıralanacak.
Bu 'an'ı yakalamak isteyenlerin tam olarak saat 12:34:56'da gözlerini saatlerinin üzerinden ayırmamaları gerekiyor.
7 Ağustos'ta işte bu anda tarih ve saat değerleri yani yüzyılın 9'uncu ayında, 8'inci haftasında, 7'inci gününde yanyana koyulduğunda karşımıza 12:34:56/7/8/9 veya 123456789 çıkıyor.
Şimdiden internette bu an ile ilgili birçok blog dolaşıyor ve mesajlar bırakılıyor. Kaçıranların çok üzülmesine gerek yok. '1' rakamını sevenler de 2011 yılında bir saniyeliğine denk gelecek 11:11:11/11/11/11'i bekleyebilir. Ayrıca 11 Kasım dünyada özellikle Birinci Dünya Savaşı'nda fedakarlık gösteren asker ve sivilleri anma günü olarak kutlanıyor.
Temmuz 29, 2009
Cepte Devrim Başlıyor

Yeni bir çağ başlıyor. Bu gece yarısı cepte devrim gerçekleşiyor. Türkiye bu gece saat 24.00'ten itibaren cep telefonunda 3.nesille (3G) yaşamaya başlacak.
3G’yle neler yapılabilecek
* Cep telefonundan görüntülü görüşülebilecek.
* Televizyon kanalları acil durumda canlı yayın yapabilecek.
* Cep telefonuyla internete daha hızlı girilecek.
* Şehir hatları vapurunda laptop ya da cepten internete girmek mümkün olacak.
* İsteyen birbirine tuttuğu takımın gol görüntüsünü gönderebilecek.
* Otobüste, dolmuşta, serviste cepten televizyon izlenebilecek.
* Anne, bakıcıya bıraktığı bebeğini iş yerinden görüntülü izleyebilecek.
* İsteyen tatil görüntüleriyle arkadaşlarını cepten kıskandıracak.
* Doğum günü mesajları videoluya dönüşecek.
* Alışverişte karar vermek için görüntülü haberleşilebilecek.
Temmuz 28, 2009
Harika
LARA FABIAN
'Je t'aime' söylemek için sahneye çıkıyor. Piyanist introyu çalıyor.
Birden binlerce seyirci Lara Fabian'dan önce şarkıya giriyor ve şarkıyı söylemeye
başlıyor. Hem de doğru tondan giriyorlar(!). Lara Fabian şok oluyor,
gözleri doluyor, piyanist de kısa bir duraksamadan sonra seyircilere piyanoyla eşlik
etmeye başlıyor. Lara önce şarkyı söyleyen seyircileri şaşkınlıkla
dinlemeye başlıyor. Gözlerindeki pırıltı çok enteresan, doğal ve samimi. Şarkıyı
baştan sona seyirciler söylüyor aslında. Lara Fabian da titreyen sesiyle
naif bir şekilde eşlik etmeye çalışıyor seyircilere. Sonunda da zaten
gözyaşlarını tutamıyor... Her sanatçıya nasip olmayacak bir sahne. Bir
şarkıcı için unutulmaz bir an olmalı...
Bağlantıya tıklayın ve izleyin.
'Je t'aime' söylemek için sahneye çıkıyor. Piyanist introyu çalıyor.
Birden binlerce seyirci Lara Fabian'dan önce şarkıya giriyor ve şarkıyı söylemeye
başlıyor. Hem de doğru tondan giriyorlar(!). Lara Fabian şok oluyor,
gözleri doluyor, piyanist de kısa bir duraksamadan sonra seyircilere piyanoyla eşlik
etmeye başlıyor. Lara önce şarkyı söyleyen seyircileri şaşkınlıkla
dinlemeye başlıyor. Gözlerindeki pırıltı çok enteresan, doğal ve samimi. Şarkıyı
baştan sona seyirciler söylüyor aslında. Lara Fabian da titreyen sesiyle
naif bir şekilde eşlik etmeye çalışıyor seyircilere. Sonunda da zaten
gözyaşlarını tutamıyor... Her sanatçıya nasip olmayacak bir sahne. Bir
şarkıcı için unutulmaz bir an olmalı...
Bağlantıya tıklayın ve izleyin.
Temmuz 26, 2009
İzleyin

27 ağustos gecesi 30 dakika gökyüzüne bakın.
Mars , Yıldızlı gökyüzünde en parlak gezegen olacak. Dünyamızdan 34,65 milyon mil uzaklıkta olamasına rağmen Dolunay kadar büyük olacak.
Dünyanın sanki 2 Ay'ı!!!!! varmış gibi çıplak gözle görebileceğiz..
Bu olay gelecek sefer 2287 yılında gerçekleşecek.
Bu bilgiyi arkadaşlarınızla paylaşın zira şu anda hayatta olan hiç kimse bu olayı ikinci kez göremiyecek ...
Bir de dilek tutmayı unutmayın
Düzeltme: Yukarıdaki haber internette dolaşan bir yalanmış. Ama silmedim ben.
Temmuz 24, 2009
Jamo Ağa'dan Mektup Var
Dün neden ve nasıl oldu bilmiyorum, ama televizyonda bir dakika kadar osuruk bir kanal açık kalmış, ben de on dakika kadar ağzım açık onu seyrettim. Zittirik bi memlekette "kadınlar uluslararası tramplenden atlama yarışması" düzenleniyor...
Öğle sıcağında bi havuz, kenarında tentesiz-mentesiz üç sıra falan tribün, pişen insanlar oturmuş seyrediyorlar. Bilmemkaç metre yüksekliğinde bi tramplen, devanası iriliğinde ve de kaslûû bir kadın, yetmezmiş gibi başında da boneyle geliyor, bornozunu çıkartıp ismet paşa mayosuyla tramplene tırmanıyor, gerinip gerinip jumbalaaaa diye havuza atlıyor. Düşerken de havada üç buçuk takla atıyor. Arkasından da İspanyolca puanlamalar oparlörden bangır bangır duyuluyor : otto desoto bilmemnatto... Böyle yarışma mı olur ? Bunun olimpiyatı mı yapılır ?
Ulan bu dört saat öğle güneşi altında seyredilecek nane midir be ? Hani hiltonun havuzunda bir kız böyle atlar, "wayanasına" dersin. On puan verirsin. Doğzö puğağğnnğğö... Ama Latin Amerikanın yarısı koşup koşup plöf diye havuza atlarsa... bay gelir adama.
Tabii bir de rugby mi ne vardır... Bi adam bi topu yukarı atar. O sırada ordan geçmekte olan başka bir adam, derhal en yakın tren istasyonuna doğru koşmaya başlar... Şehrin öbür ucundaysa üçüncü bir adam, elinde halı tokacı şeklinde bi sopayla ufuklara bakarak beklemektedir. Şimdi : top yere düşmeden adam trene yetişebilirse, beş puan atan tarafa. Adam koşmaya başladıktan sonra top üçüncü pezevengin sopasına çarparsa dört puan tutan tarafa.. Ama top trenin üstünden geçerken kasap karısını arayıp "karıcım bu akşam biraz geç gelicem, arkadaşlarla içmeye gidiyoruz" cümlesini tamamlayabilirse sekiz puan evsahibi takıma... Hakem sol bacağını kaldırıp, mendilini rüzgâr yönüne sallarken top kasabın camını kırarsa, o zaman sopalı adam koşarak stadın etrafında dört tur atmalıdır. Altı puan. Kurallar böyle abi...
Ama daima ve daima, assslaaa değişmeyen dünyanın en sıkıcıötesi sporu tenis'dir !!!... Bildiğimiz tenis !.. Allah onu kahhrrrr-etsin !
Aynı güneş altında, salak-sulak tribünler. Ya da bi klüpteysen falan jortlak plastik iskemleler. Pişiyon böööle... Suratında "ölçülü pişmiş kelle" ifadesi olmalı. Asilce sırıtacaksın, büfedeki gawat bi kokakolaya 75 Lira istediğinde "hassiktir ulan... adam mı zikiyonuz burda bea ?" demeyeceksin, zariiiifçe connolly leather cüzdanını çıkartıp 50 avro vereceksin, " sanırım yeterli olüğr" diyeceksin. Koltuğunun altında wal stir'et jurnal gazetesi olacak. Hasır şapka demode olmakla birlikte, nostaljik bir gönderim olduğu için burada giyilebilir. ööww..
İki veya dört aptal, 23-nisan piçozu gibi beyaz ( saflık = salaklık ) kıyafetleri ile ellerinde sinek bile avlamaya yaramayan, hiçbir pratik faydası olmayan "Webirlingston" falan gibi jbzdrık markalı raketlerle hawa atıyorlar. Filenin yanında bi direğin tepesine tünemiş beyaz şepkeli bi haquemmm de sağ ve sol ellerini kaldırarak asil bi şekilde puan dağıtıyo...
Ses efektleri şöyle : pok - pok - pok - OoOOğĞğğ ! pik - pok - pok - ĞğaAaağğğ !!... N'oolmuş, sol taraftaki salak topa yetişememiş, sağ salak puan kazanmış... Seyircilerde bir heyecen, bir heyecan - deme gitsin !... Nası' da kaptırmışlar kendilerini bu "asiiiiyyll" oyunun havasına... Kelleler bi sağa-bi sola... zikir yapar gibi... Artık âdetten olmuş, top yere düştüğünde "oğğğ" demeyene görgüsüzzz diye bakıyorlar... Dolayısıyla millet, yanında uyuklayan tipi dürtükleyip "ğooğğğ" dedirtiyor, icabı halinde.
Kaç puan kazanmış bu denizanası beyinli ? : 15 !... Durup dururken 15... Niye 1 değil, niye 5 değil, madem öyle niye 417,58 değil ? Bi daa kazanırsa 30, ama bir tane daha sayı alırsa 40 !!!? E, ulan pezeveng, madem 15'er 15'er gidiyoz, nereden çıktı şimdi bu 40 ? İyi madem... O zaman şimdi, yine sayı yaparsa 50 mi olacak ? hhah haahh.. Haayyıııırr lordum.. Çok caahilsinizzz... Bundan sonra "aviric-düsss- aviric-düsss..." diye gidecek. Bizim Ali Rıza Efendinin ilkokul servisi at arabası da deeh-çüşş-deeh-çüşş metoduyla giderdi. Brrsss deyince de dururdu. Burada brrsss da yok. İki aviric bi bırssss ediyor... 35-45-28-aviric-cüsss-76-aviric-38-düss--- falan diye giderken karıştırmazsan, tam bırsss olduğunda clâp-clâp-clâp şeklinde el çırpman, seni "tenis asilleri" listesine sokar. Ama üç veya bilemedin dört kere el çırpacaksın. Öyle " Ass-lanım benimm, şaparilovam.. helââll sana bu gortlar" diye heyecena kapılıp rapada rapada rapada el çırparsan, etraftaki baronlar ve moronlar sana soğuk soğuk bakarlar...
Bitmedi... En önemli yerine geldik : çığlık !! Ulan sekizinci etwart döneminde var mıydı bilmiyorum, ama görgüsüzlük dünyayı sardı saralı, koca götlü karıların çığlıkları, tenis dünyasını sardı be... Her geri zekâlı "kendi çığlığını" üretip, hatta tescil ettiriyor !! Mesela " iiİİİYYyyigGyYeEEAAaaââhhH... " = şaparilova çığlığı... " InnnnggYyyyıhhaaahhhh !" = neydi bizim tenis oynayan koca göt ?... hülya avşar çığlığı... Ulan, çığlık üstadları türedi birdenbire be ?? yok çığlıkları CD'ye kaydedenler, yok desibel analizi yapanlar, yok efendim ispanyol hükûmeti bi çığlığı çok seksi bulduğu için yasaklamış, o oyuncuya "başka bi çığlık bulması gerektiğini, aksi halde turnuvadan ihraç edileceğini" söylemiş... Gazetelerde ayşe arman türü bil-umum köpekler "duyma şerefine nail oldukları" çığlıklar hakkında yorumlar yapıp ahkâm keserler... Asâlete bak, asâalete... way anamm.. Seçquinn insanların eliiittt eğlencesy..
Haksız mıyım ulan Ağalar ?? Şu söylediklerimin birisine bile itiraz edebilir misiniz ? Neresi asil bu salaklığın ? Ve de bunun kadar ruhsuz bi oyun, anlamsız bir meşgale var mıdır dünyada ? Lan afganistanda "buzkaşi" bile oynasan daha anlamlıdır be...
Asâlet buysa, ben köylüyüm gardaşlar.
Jamo Ağa
Öğle sıcağında bi havuz, kenarında tentesiz-mentesiz üç sıra falan tribün, pişen insanlar oturmuş seyrediyorlar. Bilmemkaç metre yüksekliğinde bi tramplen, devanası iriliğinde ve de kaslûû bir kadın, yetmezmiş gibi başında da boneyle geliyor, bornozunu çıkartıp ismet paşa mayosuyla tramplene tırmanıyor, gerinip gerinip jumbalaaaa diye havuza atlıyor. Düşerken de havada üç buçuk takla atıyor. Arkasından da İspanyolca puanlamalar oparlörden bangır bangır duyuluyor : otto desoto bilmemnatto... Böyle yarışma mı olur ? Bunun olimpiyatı mı yapılır ?
Ulan bu dört saat öğle güneşi altında seyredilecek nane midir be ? Hani hiltonun havuzunda bir kız böyle atlar, "wayanasına" dersin. On puan verirsin. Doğzö puğağğnnğğö... Ama Latin Amerikanın yarısı koşup koşup plöf diye havuza atlarsa... bay gelir adama.
Tabii bir de rugby mi ne vardır... Bi adam bi topu yukarı atar. O sırada ordan geçmekte olan başka bir adam, derhal en yakın tren istasyonuna doğru koşmaya başlar... Şehrin öbür ucundaysa üçüncü bir adam, elinde halı tokacı şeklinde bi sopayla ufuklara bakarak beklemektedir. Şimdi : top yere düşmeden adam trene yetişebilirse, beş puan atan tarafa. Adam koşmaya başladıktan sonra top üçüncü pezevengin sopasına çarparsa dört puan tutan tarafa.. Ama top trenin üstünden geçerken kasap karısını arayıp "karıcım bu akşam biraz geç gelicem, arkadaşlarla içmeye gidiyoruz" cümlesini tamamlayabilirse sekiz puan evsahibi takıma... Hakem sol bacağını kaldırıp, mendilini rüzgâr yönüne sallarken top kasabın camını kırarsa, o zaman sopalı adam koşarak stadın etrafında dört tur atmalıdır. Altı puan. Kurallar böyle abi...
Ama daima ve daima, assslaaa değişmeyen dünyanın en sıkıcıötesi sporu tenis'dir !!!... Bildiğimiz tenis !.. Allah onu kahhrrrr-etsin !
Aynı güneş altında, salak-sulak tribünler. Ya da bi klüpteysen falan jortlak plastik iskemleler. Pişiyon böööle... Suratında "ölçülü pişmiş kelle" ifadesi olmalı. Asilce sırıtacaksın, büfedeki gawat bi kokakolaya 75 Lira istediğinde "hassiktir ulan... adam mı zikiyonuz burda bea ?" demeyeceksin, zariiiifçe connolly leather cüzdanını çıkartıp 50 avro vereceksin, " sanırım yeterli olüğr" diyeceksin. Koltuğunun altında wal stir'et jurnal gazetesi olacak. Hasır şapka demode olmakla birlikte, nostaljik bir gönderim olduğu için burada giyilebilir. ööww..
İki veya dört aptal, 23-nisan piçozu gibi beyaz ( saflık = salaklık ) kıyafetleri ile ellerinde sinek bile avlamaya yaramayan, hiçbir pratik faydası olmayan "Webirlingston" falan gibi jbzdrık markalı raketlerle hawa atıyorlar. Filenin yanında bi direğin tepesine tünemiş beyaz şepkeli bi haquemmm de sağ ve sol ellerini kaldırarak asil bi şekilde puan dağıtıyo...
Ses efektleri şöyle : pok - pok - pok - OoOOğĞğğ ! pik - pok - pok - ĞğaAaağğğ !!... N'oolmuş, sol taraftaki salak topa yetişememiş, sağ salak puan kazanmış... Seyircilerde bir heyecen, bir heyecan - deme gitsin !... Nası' da kaptırmışlar kendilerini bu "asiiiiyyll" oyunun havasına... Kelleler bi sağa-bi sola... zikir yapar gibi... Artık âdetten olmuş, top yere düştüğünde "oğğğ" demeyene görgüsüzzz diye bakıyorlar... Dolayısıyla millet, yanında uyuklayan tipi dürtükleyip "ğooğğğ" dedirtiyor, icabı halinde.
Kaç puan kazanmış bu denizanası beyinli ? : 15 !... Durup dururken 15... Niye 1 değil, niye 5 değil, madem öyle niye 417,58 değil ? Bi daa kazanırsa 30, ama bir tane daha sayı alırsa 40 !!!? E, ulan pezeveng, madem 15'er 15'er gidiyoz, nereden çıktı şimdi bu 40 ? İyi madem... O zaman şimdi, yine sayı yaparsa 50 mi olacak ? hhah haahh.. Haayyıııırr lordum.. Çok caahilsinizzz... Bundan sonra "aviric-düsss- aviric-düsss..." diye gidecek. Bizim Ali Rıza Efendinin ilkokul servisi at arabası da deeh-çüşş-deeh-çüşş metoduyla giderdi. Brrsss deyince de dururdu. Burada brrsss da yok. İki aviric bi bırssss ediyor... 35-45-28-aviric-cüsss-76-aviric-38-düss--- falan diye giderken karıştırmazsan, tam bırsss olduğunda clâp-clâp-clâp şeklinde el çırpman, seni "tenis asilleri" listesine sokar. Ama üç veya bilemedin dört kere el çırpacaksın. Öyle " Ass-lanım benimm, şaparilovam.. helââll sana bu gortlar" diye heyecena kapılıp rapada rapada rapada el çırparsan, etraftaki baronlar ve moronlar sana soğuk soğuk bakarlar...
Bitmedi... En önemli yerine geldik : çığlık !! Ulan sekizinci etwart döneminde var mıydı bilmiyorum, ama görgüsüzlük dünyayı sardı saralı, koca götlü karıların çığlıkları, tenis dünyasını sardı be... Her geri zekâlı "kendi çığlığını" üretip, hatta tescil ettiriyor !! Mesela " iiİİİYYyyigGyYeEEAAaaââhhH... " = şaparilova çığlığı... " InnnnggYyyyıhhaaahhhh !" = neydi bizim tenis oynayan koca göt ?... hülya avşar çığlığı... Ulan, çığlık üstadları türedi birdenbire be ?? yok çığlıkları CD'ye kaydedenler, yok desibel analizi yapanlar, yok efendim ispanyol hükûmeti bi çığlığı çok seksi bulduğu için yasaklamış, o oyuncuya "başka bi çığlık bulması gerektiğini, aksi halde turnuvadan ihraç edileceğini" söylemiş... Gazetelerde ayşe arman türü bil-umum köpekler "duyma şerefine nail oldukları" çığlıklar hakkında yorumlar yapıp ahkâm keserler... Asâlete bak, asâalete... way anamm.. Seçquinn insanların eliiittt eğlencesy..
Haksız mıyım ulan Ağalar ?? Şu söylediklerimin birisine bile itiraz edebilir misiniz ? Neresi asil bu salaklığın ? Ve de bunun kadar ruhsuz bi oyun, anlamsız bir meşgale var mıdır dünyada ? Lan afganistanda "buzkaşi" bile oynasan daha anlamlıdır be...
Asâlet buysa, ben köylüyüm gardaşlar.
Jamo Ağa
Temmuz 21, 2009
Temmuz 20, 2009
Temmuz 19, 2009
Ayıp..

71 Yaşındaki Halis Toprak 17 yaşındaki Nazlıcan ile evlendi. Gelinin yaşı küçük olduğundan babasının yazılı izni ile evlenebildi. Toprak'ın ailesinden hiçkimse törene katılmazken nikah şahitliğini güvenlikçi yaptı. (Sabah)
Bir insanın belediye görevlisi önünde imza atarak 17 yaşında bir kızı alması -evet kelimenin tek anlamı ile alması- onun Hüseyin Üzmez olmasını engelliyor mu?
Temmuz 17, 2009
Temmuz 15, 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















