aykırı yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aykırı yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şubat 15, 2010
Uzun Bir "Kısa Öykü"
Yaşlı adam çınar ağacının altındaki tahta bir sandalyede oturuyor. Önünde boyası dökülmüş, tahtası tiftik tiftik olmuş bir masa. Koca çınarın yarattığı devasa gölgenin içinde nereden geldiği belli olmayan bir ışığının ortasında, gözlerini uzakta bir noktaya dikmiş, sakin, dingin öylece bakıyor. Yaşlı adam ve masası dev çınar agacının yarattığı gölge denizinin içinde ışıktan bir ada gibi parlıyor. Öğlen saatinin bu sessiz ve sakin zamanında, etrafta hiç kimselerin olmadığı bu meydanda ikimiz göz göze geliyoruz ve ben " merhaba amca, ne güzel bir gün değil mi?" diyerek önce çınarın yarattığı gölgenin içine, sonra yaşlı adamın oturduğu ışıktan adanın içine giriyorum. Ve sanki o anda boyut değiştiriyor, geldiğim dünyanın uzağında kalıyor, yaşlı adamın çekim alanına giriyorum.
Eylül 29, 2009
Mevsimsel Melankoli
batarken
kan kırmızıya dönen bulutlar.
bir çığlık gibi giderken,
çamların ardından bir figür,
güneş...
parlayan gölgeler,
yanan bir ufuk,
derinlik kazanan git gide,
su...
kır çiçeklerinden bir çelenk,
mevsimin melankolik tutkusu,
göç eden yaz günlerinin,
tütsüsü gibi,
yanan yaprakların kokusu,
güz...
çiçeklerden koyu turuncular,
canlı pembeler,
yumuşak sarılar,
tecrit edilmiş,
hafifletilmiş bir tembellik,
biz...
28.Eylül.2009, ayvalık
kan kırmızıya dönen bulutlar.
bir çığlık gibi giderken,
çamların ardından bir figür,
güneş...
parlayan gölgeler,
yanan bir ufuk,
derinlik kazanan git gide,
su...
kır çiçeklerinden bir çelenk,
mevsimin melankolik tutkusu,
göç eden yaz günlerinin,
tütsüsü gibi,
yanan yaprakların kokusu,
güz...
çiçeklerden koyu turuncular,
canlı pembeler,
yumuşak sarılar,
tecrit edilmiş,
hafifletilmiş bir tembellik,
biz...
28.Eylül.2009, ayvalık
Ağustos 05, 2009
Adımı Kaybettim
Adımı yitirdim ben; hem de kaç kez. Ve buldum bir yerlerde yeniden. Öylesine, birden bire gidiveriyordu adım ve adsız kalıyordum. Bu isminden soyunmak, bir isimsiz olarak yoluna devam etmek değildir. İsimler munistir, alışılandır, yadırganmazlar, ahbaptırlar, dostturlar. İnsandan kolay kolay kaçmazlar, sokulgandırlar. Hümanist bir yapıyla programlandırılmışlardır. Ancak bazen biraz vahşi, biraz yabandırlar. Arada ıssız bir tenhaya sığınmak, insandan kaçmak, bir süre kimseyle dialoğa girmemek isteyebilirler. İçe dönüktürler. Platoniktirler hatta.
Evet, adımı yitirdim ben diyordum. Hem de kaç kez. Önceleri zor geliyordu adsız kalmak. Soruyordum kendime adsız ne kadar yaşayabilirim ve bir daha hiç bulamazsam adımı ne yaparım. Daha doğrusu ne derler bana. Nasıl çağırırlar beni.
Aslında bundan daha kötüsü insanın yüzünü kaybetmesidir. Ben hiç kaybetmedim yüzümü. Ama kaybedenlerin hikayelerini duydum. Biri; şimdi adını hatırlamıyorum 12 Eylül sonrası bıraktığı sakalını yıllar sonra kesince yüzünün berber aynasında yitip gittiğini söylemişti. Kendisinde kalan bu yabancı yüzü beğenmediğini, bir türlü benimseyemediğini, bazı sabahlar aynada yüzünü görünce "bu da kim yahu" dediğini anlatmıştı. Neyse konumuz yitirilen yüzler değil, yitirilen adlar.
Yitik adım bazen öyle oraya buraya savrulur ki, onu nerelerde bulup toparlayacağımı tahmin dahi edemem. Bazen bir çılgın denizin devirdiği dalgalarda, bazen bir vişne bahçesinde, gümüş bir şafağın içinde bazen, bir minik bebeğin sımsıkı kapalı avucunun içinde, toprağa sımsıkı sarılmış tohumun kalbinde bazen, çıkıverir ortaya, geri döner birden ve birdaha gidene kadar tekrar, yeniden bir ismim olur.
Böyle alıp başlarını gittiklerinde yüzeysel bakış; isimsiz kalındığı olur. İnsan kendini adeta larvasını besleyip büyütmüş, onu bir kelebek haline getirmiş, şimdi uçup gidince geriye kendisi, yani onu besleyip büyüten bir kabuk gibi kaldığını hisseder. Aslında bu çoğunlukla bir gece sürer. Taptaze bir güneşle tekrar ismine kavuşur insan genellikle. İsimsiz tehlikeli uykulardan sonra.
İşte günlerden geçen gün kaybettim yine ismimi. Sabah kalktım ismim yok. Bu nasıl iştir. İsimsiz kaldım yine. Çıktım balkona, serinliği sabahın vursun yüzüme ve ayılayım isimsiz bir sabaha diye. Bir bağ bahçe kokusu var havada alınca derin bir nefes. Domates var, patlıcan var, ayşekadın, biber var, şeftali var, kavun, karpuz var diye bağırıyor Meksikalı. O da ismin kaybetmiş mi bilemem ama Meksikalı diyor herkes ona. Atının arkasına bağladığı arabasında satıyor bağırdıklarını ve daha birçok bağırmadıklarını da. Onlar ismen bağırılmasalarda bekliyorlar kasalarında onlara da bir müşteri çıkar elbet diye sessiz, vakur öylece dururlar bir kıyısında atarabasının.
Bilir misiniz? Paslı bir dil ile uyanırsınız gece sizi terk etmişse isminiz. Kum yalamış gibi kötüdür, küflü gibidir diliniz. Birşeyler yemek, kumu, pası atmak istersiniz ama, kolay değildir o kadar. Öyle dolabı açıp birşeyler atıştırmakla geçmez o kum yalamış dil. Ağaçta pişmiş, dalında sevgi ile büyümüş, aşk ve şiirle döllenmiş bir meyvedir ilacı bunun. Bir bilgi işidir bu biraz, tecrübedir tabii biraz da. Benim de o sabah ilacım olacak gibi geldi gülgillerden olgun bir armut ve terliklerimi geçirdiğim gibi ayağıma koşturdum arkasından Meksikalının. Seslendim hey baksana diye. Duydu;, baktı gerisin geriye bana doğru ve döndü atına hoop oğlum diye asılırken dizginlerine atının. Durdular hep birlikte, at önce, araba sonra ve dalında sebze meyveler en sonunda. Armut alacağım dedim. At huysuzdu. Sanki bir an önce gitmek istiyordu, başına birşey gelecekmiş gibi. Başı dönüyordu sanki, hızla daireler çizerken kuyruğuyla. Anlam veremedi besbelli Meksikalı da atın bu huysuzluğuna ve dur oğlum Ali deyiverdi birden kızarak. Ben yorgun, dilim pas, alnım uykulu, asfalt sıcak daha şimdiden, sabahın bu saatinde ve daha da çok var imbata, elimde armut poşeti, atın adı Ali mi diye sordum, öylesine, sessizce, solgunca. Evet dedi Meksikalı adı Ali.
Bu kez de bir atın terkisinde bulmuştum adımı. Aldım geldim armut ile beraber. Armut dolapta şimdi.
Bense adımla besleniyorum sabahtan beri.
Evet, adımı yitirdim ben diyordum. Hem de kaç kez. Önceleri zor geliyordu adsız kalmak. Soruyordum kendime adsız ne kadar yaşayabilirim ve bir daha hiç bulamazsam adımı ne yaparım. Daha doğrusu ne derler bana. Nasıl çağırırlar beni.
Aslında bundan daha kötüsü insanın yüzünü kaybetmesidir. Ben hiç kaybetmedim yüzümü. Ama kaybedenlerin hikayelerini duydum. Biri; şimdi adını hatırlamıyorum 12 Eylül sonrası bıraktığı sakalını yıllar sonra kesince yüzünün berber aynasında yitip gittiğini söylemişti. Kendisinde kalan bu yabancı yüzü beğenmediğini, bir türlü benimseyemediğini, bazı sabahlar aynada yüzünü görünce "bu da kim yahu" dediğini anlatmıştı. Neyse konumuz yitirilen yüzler değil, yitirilen adlar.
Yitik adım bazen öyle oraya buraya savrulur ki, onu nerelerde bulup toparlayacağımı tahmin dahi edemem. Bazen bir çılgın denizin devirdiği dalgalarda, bazen bir vişne bahçesinde, gümüş bir şafağın içinde bazen, bir minik bebeğin sımsıkı kapalı avucunun içinde, toprağa sımsıkı sarılmış tohumun kalbinde bazen, çıkıverir ortaya, geri döner birden ve birdaha gidene kadar tekrar, yeniden bir ismim olur.
Böyle alıp başlarını gittiklerinde yüzeysel bakış; isimsiz kalındığı olur. İnsan kendini adeta larvasını besleyip büyütmüş, onu bir kelebek haline getirmiş, şimdi uçup gidince geriye kendisi, yani onu besleyip büyüten bir kabuk gibi kaldığını hisseder. Aslında bu çoğunlukla bir gece sürer. Taptaze bir güneşle tekrar ismine kavuşur insan genellikle. İsimsiz tehlikeli uykulardan sonra.
İşte günlerden geçen gün kaybettim yine ismimi. Sabah kalktım ismim yok. Bu nasıl iştir. İsimsiz kaldım yine. Çıktım balkona, serinliği sabahın vursun yüzüme ve ayılayım isimsiz bir sabaha diye. Bir bağ bahçe kokusu var havada alınca derin bir nefes. Domates var, patlıcan var, ayşekadın, biber var, şeftali var, kavun, karpuz var diye bağırıyor Meksikalı. O da ismin kaybetmiş mi bilemem ama Meksikalı diyor herkes ona. Atının arkasına bağladığı arabasında satıyor bağırdıklarını ve daha birçok bağırmadıklarını da. Onlar ismen bağırılmasalarda bekliyorlar kasalarında onlara da bir müşteri çıkar elbet diye sessiz, vakur öylece dururlar bir kıyısında atarabasının.
Bilir misiniz? Paslı bir dil ile uyanırsınız gece sizi terk etmişse isminiz. Kum yalamış gibi kötüdür, küflü gibidir diliniz. Birşeyler yemek, kumu, pası atmak istersiniz ama, kolay değildir o kadar. Öyle dolabı açıp birşeyler atıştırmakla geçmez o kum yalamış dil. Ağaçta pişmiş, dalında sevgi ile büyümüş, aşk ve şiirle döllenmiş bir meyvedir ilacı bunun. Bir bilgi işidir bu biraz, tecrübedir tabii biraz da. Benim de o sabah ilacım olacak gibi geldi gülgillerden olgun bir armut ve terliklerimi geçirdiğim gibi ayağıma koşturdum arkasından Meksikalının. Seslendim hey baksana diye. Duydu;, baktı gerisin geriye bana doğru ve döndü atına hoop oğlum diye asılırken dizginlerine atının. Durdular hep birlikte, at önce, araba sonra ve dalında sebze meyveler en sonunda. Armut alacağım dedim. At huysuzdu. Sanki bir an önce gitmek istiyordu, başına birşey gelecekmiş gibi. Başı dönüyordu sanki, hızla daireler çizerken kuyruğuyla. Anlam veremedi besbelli Meksikalı da atın bu huysuzluğuna ve dur oğlum Ali deyiverdi birden kızarak. Ben yorgun, dilim pas, alnım uykulu, asfalt sıcak daha şimdiden, sabahın bu saatinde ve daha da çok var imbata, elimde armut poşeti, atın adı Ali mi diye sordum, öylesine, sessizce, solgunca. Evet dedi Meksikalı adı Ali.
Bu kez de bir atın terkisinde bulmuştum adımı. Aldım geldim armut ile beraber. Armut dolapta şimdi.
Bense adımla besleniyorum sabahtan beri.
Haziran 09, 2009
Cankurtaran Sandalı
Bugün akşam üzeri gün batımını sol yanıma, sağ yanıma da yanlızlığımı alıp yürüyüşe çıktım. Aslında istediğim yürümek değildi. Çünkü sırtım çok ağrıyordu. İstediğim sıkıntılarımı yolda düşürüp eve onlarsız dönmekti. Yürüdükçe ağrılarım daha da arttı. Ama inatla yürümeye devam ettim. Adeta sırtımın ağrılarını iyece arttırarak, içimdeki sıkıntıları hacamat etmek istiyordum. Sırtımın ağrısı mı, sıkıntılarım mı bu mücadeleden galip çıkacak merakı ve hırsı ile yürüyordum. Sırtım öyle ağrısın, öyle ağrısın ki, tüm bu sıkıntılarımın üzerinden bir dozer gibi geçsin, dönerken sıkıntılarımın yerdeki un ufak döküntülerine basarak geçeyim istiyordum. Nafile, sırt ağrılarım arttıkça artıyor, sıkıntılarımsa gittikçe büyüyor, vücudum adeta bir işgencecinin işgali altına giriyordu. Arkamdan esen rüzgarın yükü vücudumu ileri doğru iterek beni destekliyor, ama ben ne sırt ağrılarım ne de sıkıntılarım için rüzgara rücu edemiyordum. Sanki rüzgar, ben ilerlemende sana ancak omuzdaş olabilirim ama sanki bu hayattan malulen emekli bir kul gibi kudretsiz, amaçsız, kasvetli gidişinin çaresine bakamam der gibiydi.
Sonra birden sol tarafımda, yani gün batımı yanımda denizde karaya oturmuş bir cankurtaran sandalı gördüm. Mücadeleden mücbir sebeplerden dolayı vazgeçmiş, cankurtarma işinden istifanamesini verip ayrılmış, lodos balığı gibi karaya oturmuş, dalgaların usulca itelemesiyle bir o yana bir bu yana salınıyor. Tabii ki kırmızı. Şimdilerde grileşmiş beyaz çizgileri varmış zamanında. Denizin gel gitleriyle salınırken öylece, hayattan hiç gocunmamış bir hali var. Halbu ki can kurtarmak için yapılmış olmasına rağmen, ömrü hayatında hiç can kurtarmamış olabilir. Sadece vazifesini yapacağı günü bekleyerek gemisinde bir dekor gibi hayatını heba etmiş olabilir. Düşünüyorum, vazife hayatı boyunca mevcudiyetinin tek sebebi olan kurtarma işinin gerçekleşmesi için, iç güveyi gibi durduğu gemisinin batmasını istemiş midir? Çürüğe çıkmadan önce, bir kere olsun işe yaramış olmak için, yüzlerce insanın öldüğü bir kazada, onlarca insanın hayatını kurtarmanın, ikircikli beklentisi içinde ömrünü tamamlamış olabilir mi?
Peki insanoğlu, kendi korunaklı dünyasını sürdürebilmek uğruna, her ne pahasına olursa olsun, -bu başkalarının felaketi anlamına da gelse- bir felaketten fayda çıkarabilir mi? Tabii ki çıkarabilir. (Bu haleti ruhiye içindeki benden başka bir cevap beklemek lafıgüzaf olurdu) Eric Fromm "Freud içimizdeki gerçeklerin çoğunun bilinçli olmadığını, bilinçli olan şeylerin çoğunun da gerçek olmadığını farketmiştir" demekle bunu kastetmiyor mu? İçgörünüzü kullanarak bunun aksini savunup, ve bu görüşünüzü destekleyecek bir çok örnek verme gayretgeşliği içine gireceğinizi biliyorum. Ama başta da dediğim gibi önemli olan benim sıkıntılarım ve ben sizi dinlemeyi egoistçe reddediyor ve bunun diyeti ne ise ödemeyi de kalenderce kabulleniyorum.
Ben böylece cankurtaran sandalı ve hayatın anlamı hakkında düşüncelere dalmışken, düşüncelerimin arasına destursuzca giren, insanoğlunun egosu, Eric Fromm, Freud'u filan sahne dışına atıp sahildar arkadaşıma geri döndüm. Onun hakkındaki düşüncelerim beni benden uzaklaştırmış, sırt ağrılarım da, sıkıntılarım da, kasvetli havam da fırsattan istifade hep toplandıkları ve yeniden başka vucutlara karışmak üzere bekleştikleri parelel evrenlerine geri dönmüşlerdi. Cankurtaran sandalı da sonunda salındığı yerden, bir felaket olmaksızın beni dertlerimden, sıkıntılarımdan kurtarmış olmanının huzuru içinde bulunduğu yerde dönerek, burnunu gün batımına çevirmiş ve dingin, salıncaklı dünyasına dalmıştı.
Geriye ben, benim arkamda da çamların ardından göz kırparak ritüelini tamamlayan, kehribar renkli dolunayın sahiciliği kalmıştı.
Sonra birden sol tarafımda, yani gün batımı yanımda denizde karaya oturmuş bir cankurtaran sandalı gördüm. Mücadeleden mücbir sebeplerden dolayı vazgeçmiş, cankurtarma işinden istifanamesini verip ayrılmış, lodos balığı gibi karaya oturmuş, dalgaların usulca itelemesiyle bir o yana bir bu yana salınıyor. Tabii ki kırmızı. Şimdilerde grileşmiş beyaz çizgileri varmış zamanında. Denizin gel gitleriyle salınırken öylece, hayattan hiç gocunmamış bir hali var. Halbu ki can kurtarmak için yapılmış olmasına rağmen, ömrü hayatında hiç can kurtarmamış olabilir. Sadece vazifesini yapacağı günü bekleyerek gemisinde bir dekor gibi hayatını heba etmiş olabilir. Düşünüyorum, vazife hayatı boyunca mevcudiyetinin tek sebebi olan kurtarma işinin gerçekleşmesi için, iç güveyi gibi durduğu gemisinin batmasını istemiş midir? Çürüğe çıkmadan önce, bir kere olsun işe yaramış olmak için, yüzlerce insanın öldüğü bir kazada, onlarca insanın hayatını kurtarmanın, ikircikli beklentisi içinde ömrünü tamamlamış olabilir mi?
Peki insanoğlu, kendi korunaklı dünyasını sürdürebilmek uğruna, her ne pahasına olursa olsun, -bu başkalarının felaketi anlamına da gelse- bir felaketten fayda çıkarabilir mi? Tabii ki çıkarabilir. (Bu haleti ruhiye içindeki benden başka bir cevap beklemek lafıgüzaf olurdu) Eric Fromm "Freud içimizdeki gerçeklerin çoğunun bilinçli olmadığını, bilinçli olan şeylerin çoğunun da gerçek olmadığını farketmiştir" demekle bunu kastetmiyor mu? İçgörünüzü kullanarak bunun aksini savunup, ve bu görüşünüzü destekleyecek bir çok örnek verme gayretgeşliği içine gireceğinizi biliyorum. Ama başta da dediğim gibi önemli olan benim sıkıntılarım ve ben sizi dinlemeyi egoistçe reddediyor ve bunun diyeti ne ise ödemeyi de kalenderce kabulleniyorum.
Ben böylece cankurtaran sandalı ve hayatın anlamı hakkında düşüncelere dalmışken, düşüncelerimin arasına destursuzca giren, insanoğlunun egosu, Eric Fromm, Freud'u filan sahne dışına atıp sahildar arkadaşıma geri döndüm. Onun hakkındaki düşüncelerim beni benden uzaklaştırmış, sırt ağrılarım da, sıkıntılarım da, kasvetli havam da fırsattan istifade hep toplandıkları ve yeniden başka vucutlara karışmak üzere bekleştikleri parelel evrenlerine geri dönmüşlerdi. Cankurtaran sandalı da sonunda salındığı yerden, bir felaket olmaksızın beni dertlerimden, sıkıntılarımdan kurtarmış olmanının huzuru içinde bulunduğu yerde dönerek, burnunu gün batımına çevirmiş ve dingin, salıncaklı dünyasına dalmıştı.
Geriye ben, benim arkamda da çamların ardından göz kırparak ritüelini tamamlayan, kehribar renkli dolunayın sahiciliği kalmıştı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
